Pre-Exist Dünyayı Yeniden Haritalaştırmak: Akışkan Tarih, Bilgi Kartelleri ve Yeni Medeniyet Havzaları

İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli bilişsel özelliğimiz doğum öncesi dünyanın varlığını kanıksamamız ve ölünün kaçınılmaz olduğu bilgisidir. Bu bilgi insanı içine doğduğu"pre-exist" dünyayı anlamlandırma çabasıyla onu, içsel dünyasını doldurmaya çalışmaya iter.Bundandır ki “neden varım?” sorusu bizi diğer canlılarla mukayese edilemeyecek derecede alakadar eder. Entelektüel merak, bu sorunun hayatımıza getirdiği ontolojik boşluğudoldurma güdüsünü dikte ederek, bizi hem bireysel hem de toplumsal bir ilerleyişin izini sürmeye iter. Bu noktada kendi varlığımızı anlamlandırırken kullandığımız yegâne araç olan bilginin kendi varlığını anlamlandırmaksa ayrıca önemli bir konudur ve bize epistemolojiyi getirmiştir. 

Ontolojinin en önemli sorusuna -varlık nedir?- verilmiş en çarpıcı yanıtlardan biri olan Berkeley'in "var olmak algılanmaktır" (to be is to be perceived) önermesinin epistemolojiye uygulanıp uygulanamayacağı ise bahsettiğim içsel dünyayı doldurma güdüsünde bizlere yardımcı olabilir. Eğer Berkeley’in önerdiği gibi, bilgi ancak algılandığı paradigma içinde "var" oluyorsa, o zaman bu paradigmanın gardiyanları —yani "bilimsel statüko"— bilginin ontolojik statüsünü belirleyen yegâne merci haline gelir.

Eğer durum böyleyse bilimsel ilerleyişin önündeki en büyük engel, bilginin üretimindeki zorluğun kendisi değil, bilgiyi belirli paradigma sınırları içine hapsedip meşruiyetini kendi tekelinde tutan ve varlığını kendi algısı üzerinden sağlayan statükonun ta kendisidir.

Bugün, İran’ın herhangi bir meşruiyet aranmadan vurulmasıyla birlikte, uluslararası hukukun bir kağıt parçasına dönüştüğü, müttefikliklerin sadece konjonktürel birer formalite haline geldiği bir "ara dönem"den geçiyoruz. Westphalia düzeninin katı ve geçirimsiz sınırları çatırdarken, kitleler sadece siyasi bir sığınak değil, aynı zamanda ruhsal ve kültürel bir "medeniyet dairesi" arıyor. Tıpkı Konstantinopolis'in el değiştirmesinin, bir tarafın "düşüş" diğerinin "fetih" olarak adlandırdığı aynı dışsal gerçekliğin farklı paradigmalar içinde farklı doğruluk değerleri kazanması gibi, bugünün sınır çizgileri de aslında birer "olgu" değil, belirli bir bilgi topluluğunun tutarlılık sistemi içinde anlam kazanan "doğruluk iddiaları"na dönüşüyor. Dinlerin kurumsal yapısını yitirip bireyselleşmesiyle boşalan devasa anlam alanını, modern ulus devletlerin sığ ve ayrıştırıcı tarih anlatıları dolduramıyor; çünkü bu anlatılar, olguyu doğruluğa dönüştürürken kendi ideolojik filtresini şeffaf bir şekilde ilan etmek yerine onu "nesnel gerçeklik" olarak sunuyor. İnsanlık, kendi köklerini artık sadece sınır çizgilerinde değil, Avrasya'nın derin, akışkan ve hibrit "ortak belleğinde" arıyor.

Ancak bu noktada insanlık olarak ciddi bir tıkanma yaşıyoruz ve bu tıkanmanın kökeni bilgi kuramı anlayışımızda yatıyor. Mevcut bilimsel paradigma, Thomas Kuhn'un "olağan bilim" kavramını aşarak bir "bilgi karteli" gibi çalışıyor. Akademik hiyerarşi, bireysel ve aykırı yükselişleri ancak kendi sınırları içinde bir "evcilleşme" karşılığında ödüllendiriyor. Bir tarihçinin, bir dilbilimcinin veya bir düşünürün; dillerin ve genlerin binlerce yıllık akışkanlığını, İskandinav'dan Türk'e uzanan semantik akrabalığı araştırması, mevcut fonlama ve meşruiyet mekanizmaları tarafından "akademik intihar" olarak etiketleniyor. Burada şu soru kaçınılmazlaşıyor: İnsani bilimlerde, Forbes'un 1966'da gelir eşitsizliği ve ekonomik büyüme arasında pozitif korelasyon bulması, ardından Knell'in 1998'de tam tersini kanıtlaması —ve her ikisinin de "olgu" olarak sunulması— nasıl mümkün olabildi? Cevap açıktır: Veri toplama sürecinin kendisi, algılayıcının yorumsal filtrelerinden bağımsız değildir. O halde statükonun "olgu" dediği şey, çoğu zaman belirli bir paradigma içinde meşrulaştırılmış bir doğruluk iddiasından ibarettir. Statüko, bilgiyi bir mürekkep şişesi gibi saklıyor ve kalemin o mürekkebe ulaşması için önce kendi ideolojik formuna girmesini şart koşuyor.

İşte tam burada Yapay Zekâ, tarihin gördüğü en büyük "demokratik navigasyon" gücü olarak devreye girme potansiyeli taşıyor. Eskiden 120 kişilik devasa asistan ordularının, hantal bütçelerin ve ancak ideolojik filtrelerin rızasından geçmiş yapılarla gerçekleşebilecek devasa interdisipliner sentez, bugün vizyoner 20 kişilik bir "çevik çekirdek" yapay zeka desteğiyle yapılabilme potansiyeli taşıyor. Bu dönüşümün epistemolojik anlamı bilgi artık statükonuntekelinden çıktığı düşüncesi olabilir.

Bu noktada "olgu" ve "doğruluk" arasındaki o kritik ayrımı yeniden ele almak zorunludur. Eğer olgu, tanımı gereği "inanç ve uzlaşıdan bağımsız, dışsal gerçekliğe karşılık gelen bilgi iddiası" ise, o zaman tarihte saf olgunun var olup olamayacağı ciddi bir epistemolojikproblemdir. Tarihsel "olgu" dediğimiz şey, aslında belirli bir paradigma içinde yüksek doğruluk değeri kazanmış bir yorumdur. AI'nın buradaki rolü, tek bir paradigmanın filtresinden geçmemiş, çoklu veri setlerini eş zamanlı karşılaştırarak bu yorumsal katmanları şeffaflaştırmaktır. Böylece "düşüş" mü yoksa "fetih" mi sorusu, ideolojik bir tercih olmaktan çıkıp; her iki paradigmanın kendi iç tutarlılığını ve dışsal gerçekliğe karşılık gelme derecesini ölçülebilir kılan bir analitik çerçeveye dönüşür.

Bu yeni paradigma, bir "küresel barış" projesi olmaktan öte, insanın o ontolojik boşluğunu doğru mürekkeple doldurma çabasıdır. Tarihi bir çatışma kronolojisi değil, bir "katmanlaşma" süreci olarak okumalıyız. Bugün AI destekli interdisipliner araştırma da akademik statükonun "olgu" diye sunduğu ideolojik inşalara karşı bir nevi epistemolojik bir isyanı temsil etmektedir. Eğer pre-exist dünyayı gerçekten anlamak istiyorsak, statükonun sunduğu dar ve ideolojik kalıpları reddetmeli; AI'nın sunduğu devasa veri havuzu işleme yeteneklerini kullanarak kendi medeniyet haritamızı yeniden çizmeliyiz. 

Ancak bu reddin kendisi de epistemolojik bir sorumluluk taşır: Yeni araçlarla üretilen bilginin de kendi paradigmatik sınırları olacaktır ve bu sınırların farkındalığı, dogmatik bir "yeni doğruluk" inşa etmekten bizi alıkoyan yegâne güvencedir. Çünkü gerçek bilgi demokratikleştiğinde, hiçbir yapay sınır gerçeğin akışını sonsuza kadar durduramaz —ama bu akışın kendisinin de mutlak bir "olgu"ya değil, sürekli güncellenen, çok katmanlı bir "doğruluk"a doğru ilerlediğini kabul etmek, entelektüel dürüstlüğün gereğidir. 

Hamlet'in "Var olmak mı, yok olmak mı?" sorusu nasıl ki bireysel bir varoluş krizi içinde evrensel bir felsefi derinlik taşıyorsa, bugün "Olgu mu, doğruluk mu?" sorusu da insanlığın kolektif bilgi krizinde aynı evrensel ağırlığı taşımaktadır. Ve tıpkı Shakespeare'in okuru farkında olmadan bilincin derinliklerine indirmesi gibi, bu yeni medeniyet haritası da bizi, farkında olmadan, kendi ortak belleğimizin derinliklerine indirecektir.

Yiğit Furkan Kantarcı

Previous
Previous

Gök İle Yer Arasındaki Esrarengiz Köprü: Eski Türklerde Kam Ayinleri ve Transın Mitolojik Boyutu

Next
Next

Çok Yakında…